Çanlar KDV için çalıyor | KPMG | TR

Çanlar KDV için çalıyor

Çanlar KDV için çalıyor

32 yıllık KDV uygulaması, verginin yürürlüğe girdiği dönemdeki amacından ciddi biçimde saptığını gösteriyor. Gün geçtikçe karmaşıklaşan ve güncel ekonomik pratiği izlemekte zorlanan bir KDV sisteminde yer almasında fayda gördüğümüz önerileri gündeme getirmek istedik.

1000

Kamu Sektör Lideri, Vergi Şirket Ortağı

KPMG Türkiye

İletişim

İlgili içerik

Çanlar KDV  için çalıyor

Katma Değer Vergisi Kanunu 1984’te kabul edilip, 1985’te yürürlüğe girdiği günden beri en çok tartışılan vergi kanunlarından birisi oldu. Kanunun genel gerekçesi, KDV sisteminin kuruluşuna ilişkin oldukça kıymetli ipuçları veriyor. KDV sistemine geçilmekle birlikte;

  • Ekonomik olaylara karşı ve vergi yükü açısından tarafsız uğranacak olan KDV sayesinde o dönem yürürlükte bulunan işlem vergilerinin ekonomi üzerindeki olumsuz etkilerinin giderilmesi,
  • Ülkemizin uluslararası ekonomik ilişkilerinin ve özellikle ihracatın geliştirilmesi açısından fayda sağlanması

hedefleniyordu.

KDV’nin 32 yıllık uygulaması, verginin yürürlüğe alınmasındaki amacından maalesef ciddi bir biçimde sapıldığını gösteriyor. Birazdan ele alacağımız reform çabası da temel motivasyonunu bu noktadan alıyor.

Özet bir KDV fotoğrafı

Yazımızı kaleme aldığımız sırada KDV Kanunu 63 madde ve 37 geçici maddeden oluşuyor. Kanunun uygulanmasına yönelik usul ve esasların açıklandığı KDV Genel Uygulama Tebliği (KDVGUT) Mayıs 2014’te yürürlüğe girene kadar, tam 123 adet KDV Genel Tebliği yayımlanmıştı. Altını çizelim, KDVGUT de yürürlüğe girmesinden bu yana 14 defa değişikliğe uğradı. Özetle gün geçtikçe karmaşıklaşan ve güncel ekonomik pratiği izlemekte zorlanan KDV ile karşı karşıyayız.

KDV, bir mal veya hizmetin üretimi veya ithalinden nihai tüketicisine intikaline kadar geçen her safhayı kapsayan ve yaratılan katma değeri vergilendirmeyi amaçlayan modern karakterli bir vergi. Bu işleyişin temelinde de her aşamada hesaplanan vergiden alım ve giderler için ödenen KDV’nin indirilmesi mekanizması var. Bu mekanizmanın işlemediği veya yavaşladığı her noktada sistem de ciddi sıkıntılar yaratmaya başlıyor.

Sistemin temel amacını, vergi yükünün nihai tüketici üzerinde kalmasını sağlamak olarak tespit etmek mümkün. Ancak zaman içinde hızla artan ve karmaşıklaşan istisna, muafiyet ve benzeri düzenlemelerle sistemin amacından saptığı ve KDV yükünün nihai tüketiciden ziyade işletmelerin üzerinde birikmeye başladığı göze çarpıyor. 

2017’de mükelleflere iade edilmesi planlanan 44,8 milyar TL ve işletmelerin üzerinde bekleyen 140 milyar TL civarındaki “devreden KDV” de sorunun temel tıkanıklık noktalarına işaret ediyor. İşin bütçe tarafında ise 130 milyar TL gelir sınırını aşan ve vergi gelirlerinin yüzde 25’inden fazlasını temsil eden bir KDV görüyoruz. Belirttiğimiz bu noktalar, bir bakıma atılacak reform adımlarının zorluğuna da işaret ediyor.

Özetle, geçici çözümlerden ziyade, radikal çözüm önerilerine ihtiyaç duyan ve ciddi gelir kaybına da kolay kolay tahammül edemeyeceğimiz bir KDV sistemimiz olduğu, kamu ve özel kesim tarafından kabul edilen bir gerçeğe dönüşmüş durumda. 

Şimdi, müstakbel KDV sisteminin içinde yer almasının yararlı olacağını düşündüğümüz birkaç temel önerimizi paylaşalım.

Grup vergilemesi

Ülkemizde tüm vergi mükellefleri KDV yönünden vergisel yükümlülüklerin kendileri yerine getiriyor. Aynı gruba bağlı birden fazla mükellefin grup oluşturması ve grup adına KDV ile ilgili yükümlülüklerin tek elden yürütülmesine yönelik bir düzenleme mevcut KDV sistemimizin yapısında bulunmuyor.

Modern KDV uygulamasına sahip ülkelerde “finansal, ekonomik ve/veya organizasyonel” olarak birbiriyle ilişkili tüzel kişilerin KDV yönünden grup oluşturması ve konsolide tek bir KDV beyannamesi vermesi uygulamasını sıkça görüyoruz. Almanya, Belçika, Hollanda, İngiltere ve Singapur grup vergilendirmesi uygulaması bakımından adını anabileceğimiz ülkeler. 

Grup vergilendirmesi, belirli kriterleri sağlayan tüm işletmeler için Almanya ve Hollanda’da zorunlu uygulama olarak karşımıza çıkıyor. Örnek verdiğimiz Belçika ve İngiltere gibi diğer ülkelerde ise mükelleflerin grup oluşturma talepleri vergi idaresi tarafından değerlendiriliyor ve uygun bulunan mükellefler için grup oluşturulmasına izin veriliyor. Bu modelde vergi idarelerinin, vergi tahsilatını güvence altına almak veya diğer sebeplerle grup oluşturulmasına izin vermeme, oluşturulan gruptan bir işletmeyi çıkarma veya yeni bir işletmenin gruba katılmasına izin vermeme gibi yetkileri de bulunuyor.

Grup vergilendirmesi uygulaması, aynı gerçek/tüzel kişiler tarafından kontrol edilen işletmelerin birinde ödenecek vergi çıkması, diğerinde ise devreden vergi çıktığı hallerde, grup şirketlerine ciddi avantajlar sağlayabilecek bir uygulama. Ayrıca bu uygulama sayesinde, toplam devreden KDV tutarını düşürmek suretiyle KDV iadesine yönelik talepler de azaltılabilecek gibi görünüyor. 

 

KDV mükellefiyeti için satış/hasılat sınırı ve düz oran

Mevcut KDV uygulamamızda, “basit usulde” vergilendirilen mükellefler tarafından yapılan teslim ve hizmetler KDV’den istisna tutuluyor.

Modern KDV sistemlerinde, KDV mükellefiyeti tesisi için çeşitli satış hadlerinin belirlendiği, ayrıca satışı belirli rakamların altında olan mükellefler için de sadece satış tutarları üzerinden (indirilecek KDV dikkate alınmaksızın) farklı oranlarla KDV’nin hesaplandığı uygulamalar göze çarpıyor.

Örneğin, yıllık satış hasılatı Almanya’da 17 bin 500 euroyu, Belçika’da 25 bin euroyu, Singapur’da 1 milyon SGD’yi geçmeyen işletmelerin KDV mükellefiyeti bulunmuyor. 

Diğer taraftan, Almanya, Belçika, Hollanda ve İngiltere’de sadece iştirak hissesi elde bulunduran ve faal olarak ticari bir faaliyetle uğraşmayan “holding şirketleri” de KDV mükellefi olarak kabul edilmiyor.

İngiltere ve Güney Kore’de yıllık satış hasılatı belirli rakamın altında olan mükellefler için her bir sektörde ayrı ayrı belirlenen oranlar dikkate alınmak suretiyle yıllık satış hasılatı üzerinden KDV hesaplanıyor. Belirtelim, bu mükellefler alımlarında yüklendikleri KDV’yi de indirim konusu yapamıyor. Çin’de ise yıllık satış hasılatı belirli bir haddin altında kalan işletmeler küçük ölçekli mükellef kabul ediliyor, bunların gerçekleştirdikleri teslimlerde genel orandan daha düşük bir oranda KDV hesaplanıyor, faaliyetleri çerçevesinde yüklendikleri KDV ise indirim konusu yapılmıyor.

Türkiye için karma bir model dikkate alınabilir

  • Basit usulde vergilendirilen gerçek kişiler haricinde, Bakanlar Kurulu tarafından belirlenecek bazı hadlerin altında satış hasılatına (sektörler itibariyle farklı hadler de belirlenebilir) sahip olan işletmeler için hiç KDV mükellefiyeti tesis ettirmeme uygulaması getirilebilir. Bu sayede, iştirak hissesi elde tutma haricinde aktif bir ticari faaliyeti bulunmayan holding şirketleri, gayrifaal şirketler, tasfiye halindeki şirketler gibi mükellefler her ay boş dahi olsa KDV beyannamesi verme yükümlülüğünden kurtulacaktır.
  • Yukarıda belirtilen uygulamaya ek olarak, belirlenecek diğer bir satış hasılatına sahip mükelleflerin Maliye Bakanlığı’nın onayıyla yılda bir defa KDV beyannamesi vermesi ve bu beyanname üzerinden sektörlerine özel olarak belirlenen sabit bir KDV oranıyla vergi ödemesi sağlanabilir. Bu işletmelerin, faaliyetleri çerçevesinde yıl içinde yüklendikleri KDV’nin ise indirim konusu yapılmayacağını not edelim.

KDV oranları ne olmalı?

Genel KDV oranımız olan yüzde 18’in, OECD ülkelerindeki yüzde 19 civarında olan “dolaylı vergi” oranları ortalaması altında olduğunu belirtelim; genel KDV oranının İngiltere’de yüzde 20, Belçika ve Hollanda’da yüzde 21 ve Almanya’da yüzde 19 olduğunu da not edelim. Özetle genel orandan ziyade yüzde 1 ve 8’lik indirimli oranlar üzerinde kafa yormak, sistemin reformu açısından daha kıymetli olacak gibi görünüyor. Yukarıda örnek verdiğimiz ülkelerin hepsinde, Türkiye gibi çoklu (iki, üç veya dört) KDV oranı olan modeller yürürlükte.

Modern ekonomik yapılara ve bu yapılara uygun KDV sistemine sahip ülkelerin neredeyse tamamında “yüzde 0” KDV oranının uygulandığı teslim ve hizmetlerin olduğu dikkat çekiyor. Ülkemizde KDV’den istisna edilen çoğu teslim ve hizmetin, bu ülkelerde istisna uygulaması yerine “yüzde 0” KDV’ye tabi tutulduğu tespitini yapalım. Özetle, ülkemizde mevcut uygulamada KDV’den istisna edilen birçok teslim ve hizmet için vergi oranının “yüzde 0” olarak uygulanması oldukça yararlı sonuçlar verebilir.

Bir teslim veya hizmeti KDV’den istisna etmek için mevcut uygulamada kanun değişikliği gerekirken; yapılacak bu değişiklik çerçevesinde Bakanlar Kurulu Kararı ile bazı teslim ve hizmetlerin yüzde 0 KDV’ye tabi tutulması sağlanabilecektir. Bu yöntemle Bakanlar Kurulu önemli bir maliye politikası aracını oldukça hızlı şekilde kullanabilecektir. 

Yüzde 0 KDV oranı, ayrıca “kayıt dışılığın” yüksek olduğu sektörleri kayıt altına almak için de önemli bir araç olarak kullanılabilecektir. Şöyle ki; kayıt dışılığın yüksek olduğu sektörler 1-3-5 yıllık süreler itibariyle yüzde 0 KDV oranına tabi tutularak belge düzeninin yerleşmesi sağlanabilecek; akabinde bu sektörlere yüzde 8 indirimli veya yüzde 18 genel oran tatbik edilebilecektir.

KDV’den istisna edilen teslim ve hizmetlerin büyük kısmının yüzde 0 KDV’ye tabi tutulması hem istisna yapısını sadeleştirecek hem de istisna uygulaması dışına alınan teslim ve hizmetler “vergi harcaması” olarak da değerlendirilmeyecekleri için bütçe bağlamında kıymetli sonuçlar doğacaktır. 

İstisnalar… İstisnalar…

KDV kanunumuzda 5 ayrı maddede (11, 13, 14, 15 ve 17/4-s) yer alan alt başlıklarıyla birlikte 26 adet “tam istisna”, kültür ve eğitim, sosyal ve askeri amaçlı 8 adet ve diğer istisnalarda ise 24 adet “kısmı istisna” bulunuyor. Geçici maddelerle düzenlenmiş olan 6 adet indirim ve iade hakkı tanınan istisna ile 8 adet de diğer istisnayı da anmadan geçmeyelim. Kısmi istisnalardan, 17’nci maddenin 4’üncü fıkrası olan “Diğer İstisnalar”ın da bent olarak (z) dâhil alfabemizdeki tüm harfleri tüketmiş olduğunu vurgulayalım.

Özetlemeye çalıştığımız gibi, artan ve karmaşıklaşan istisnalar yüzünden “tam istisnalara” ait KDV’nin iadesine ilişkin sistem her geçen gün yeni talepler ve kontrol segmentleriyle karmaşıklaşmış; kısmi istisnaya ait KDV indiriminin düzeltilmesi konusu da mükellefler için önemli bir sorun olmaya başlamıştır. Bu durumun, vergi mükelleflerini hukuki ve finansal maliyet açılarından bir vergi açmazına soktuğu gözleniyor.
Almanya ve Belçika haricindeki birçok gelişmiş ekonomide KDV istisnaları yönünden tam istisna ve kısmi istisna gibi bir ayrım olmadığı göze çarpıyor.

Birçok gelişmiş ülkede, vergiden istisna edilen işlemlerle ilgili yüklenilen KDV indirim konusu yapılamazken; vergi oranının “yüzde 0” olarak belirlendiği işlemler sebebiyle yüklenilen KDV indirim konusu yapılabiliyor.

Özetle, sistemimizde KDV istisnası uygulanan işlemlerin yüzde 0 oranlı KDV uygulaması ile azaltılması, sistemin basitleştirilmesi bağlamında çok yararlı olacak gibi görünüyor. Bu yolla, vergi oranı yüzde 0 olarak belirlenen işlemler için yüklenilen KDV indirim konusu yapılacak ve devreden KDV oluşuyorsa da mükellefe iadesi mümkün olacaktır. Diğer taraftan, bir işlem eğer KDV’den istisna olarak tanımlandıysa, bu işlemler sebebiyle yüklenilen KDV’nin indirim konusu yapılmaması da gerekecektir.

Anahtar uygulama: Devreden KDV’nin iadesi

Mevcut KDV sistemimizde mükellefler tarafından aşağıda belirtilen işlemlere ilişkin olarak yüklenilen ve indirimle giderilemeyen KDV’nin, nakden ve/veya mahsuben iade olarak talep edilmesi mümkün;

  • Tam istisna kapsamına giren işlemler (KDVK m.32)
  • İndirimli orana tabi işlemler (KDVK m.29/2)
  • KDV tevkifatına tabi işlemler (KDVK m.9 ve m.29/4)
  • Fazla ve Yersiz Hesaplanan KDV’nin İadesi (KDVK m.8/2)

Sürtünmesiz ve çok hızlı çalışan bir iade sistemimiz olduğunu söylememiz oldukça zor. İadelerin geç alınabilmesi bir yana; iade sistemimiz, gün geçtikçe karmaşıklaşan ve mükellefler üzerinde ciddi iade takip ve tahsil maliyeti yaratan bir sistem. İade yapısının, zaman içinde sistemin en büyük kanayan yarasına dönüştüğünü söyleyebiliriz.

Almanya, Belçika, Hollanda, İngiltere, Singapur ve Güney Kore gibi ülkelerde, belirli işlemlere bağlı olarak indirim yoluyla giderilemeyen KDV’nin iadesi yerine “Devreden KDV’nin İadesi” uygulamasının varlığı dikkat çekiyor. 

Örneğin İngiltere’de devreden KDV, ilgili dönem beyannamenin verilmesini takip eden 30 gün içinde mükellefe iade ediliyor. İdare, bu süre içinde iadeyi yapamaması durumunda, mükellefe iadesi gereken verginin belli bir oranı kadar ilave tazminat ödemesi yapmak zorunda kalıyor.

Devreden KDV’nin sebebine bakılmaksızın (istisna faaliyetler, indirimli orana tabi satışlar, yeni yatırımlar vb.) iadesi uygulamasının, ülkemiz için de anahtar önemde bir reform olacağı rahatlıkla söylenebilir. 

140 milyar TL civarında olduğu tahmin edilen mevcut devreden KDV stokumuz göz önünde bulundurulduğunda, bu uygulamanın belirli bir tarihten sonra doğacak (örneğin 01.01.2018 ya da 01.01.2019 gibi) devreden KDV’deki artışlar için uygulanması bütçe dengeleri bakımından daha doğru olacaktır. Belirlenen tarihten önceki dönemlere ilişkin devreden KDV ise mevcut mevzuatta yer alan düzenlemeler çerçevesinde ve tutarına göre farklı mekanizmalarla mükellefe iade edilebilir.

İadenin, ilgili KDV vergilendirme dönemine ait beyannamenin verilme süresini takip eden üçüncü ayın sonuna kadar yapılması bir yöntem olarak değerlendirilebilir. Bu süre içinde vergi idaresi tarafından belirli kontroller yapılacak ya da YMM’ler tarafından hazırlanan raporlar vergi idaresi tarafından işleme alınarak mahsuben ve/veya nakden iade neticelendirilebilecektir. Bu uygulama kapsamında, devreden KDV’nin vergi idaresinden kaynaklanan sebeplerle yukarıda belirtilen süre içinde mükellefe iade edilememesi durumunda, iade tutarına 6183 sayılı Amme Alacaklarının Tahsil Usulü Hakkında Kanun’a göre belirlenen tecil faizi oranında hesaplanan bir faizin de eklenmesi yararlı ve adil olacaktır.

Her ay beyanname vermek gerekli mi?

KDV’de vergilendirme dönemi, Maliye Bakanlığı’na verilen yetki çerçevesinde, gerçek usulde vergilendirilen KDV mükellefleri için mali yılın birer aylık dönemleridir. Beyannameler, vergilendirme dönemini takip eden ayın 24’üncü günü akşamına kadar ilgili vergi dairesine verilir ve beyannamenin verileceği ayın 26’ncı günü akşamına kadar da ödenir. Herhangi bir vergileme döneminde vergiye tabi işlemleri bulunmayan mükelleflerin de beyanname vermek zorunda olduklarını not edelim.

Beyan dönemlerinin “aylık” olarak uygulanması hem mükellefler hem de vergi idaresi için ciddi bir iş yükü ve maliyet yaratıyor. Bu bağlamda KDV beyannamelerinin genel uygulama olarak “üçer aylık dönemler” itibariyle verilmesi daha yararlı olabilir. Mükellefin haklı bir gerekçe (örneğin KDV iadesi alınması gibi) göstererek talebi ve Maliye Bakanlığı’nın uygun bulması üzerine istisnai olarak aylık beyan dönemine de geçilebilmelidir. 

Yukarıda da vurguladığımız üzere, yıllık satış hasılatı BKK tarafından belirlenecek rakamın altında olan mükelleflerin KDV beyannamelerini Maliye Bakanlığı’nın onayı ile yıllık olarak vermelerine olanak sağlanması da önemli bir adım olacaktır.
 

Tahsil edilmeyen alacağın KDV’sini kim yüklensin?

Mevcut KDV uygulamamız “ödeme” değil “tahakkuk esasını” kabul etmiştir. Özetle, gerçekleştirdiğiniz teslim ve hizmetlere ait tahsilatı yapmasanız dahi ilgili KDV’yi beyan etmek ve ödemek zorundasınız.

Gerçekleştirdiğiniz KDV’ye tabi işleme ilişkin alacağınızın tahsili imkânsız hale gelip Vergi Usul Kanunu uyarınca “değersiz alacak” olarak değerlendirilmesi durumunda ise KDV dâhil bu alacağınızı gelir/kurumlar vergisi uygulamasında gider olarak dikkate alabiliyorsunuz. Bu durumda alacağın içinde yer alan ve daha önce beyan ederek ödediğiniz KDV’nin düzeltilmesine veya iadesine yönelik bir seçeneğiniz de bulunmuyor.

Almanya, Belçika, Hollanda ve İngiltere örneklerinde KDV’ye tabi bir işlem sebebiyle oluşan alacağın tahsil edilememesi durumunda ve belirli şartlar dâhilinde mükellefe KDV düzeltmesi yapılması olanağı sağlandığını görüyoruz. 

Ülkemizde de benzer şekilde, KDV’ye tabi bir işlemden doğan alacağın VUK’nun 322’nci maddesinde yer alan hükümler çerçevesinde “değersiz alacak” haline gelmesi durumunda, daha önce hesaplanarak fiilen ödenen KDV tutarının, değersiz alacak şartlarının gerçekleştiği dönemin KDV beyannamesinde indirim olarak gösterilmek suretiyle düzeltilmesi yerinde bir uygulama olacaktır.
 

Özel Tüketim Vergisi KDV matrahına dâhil olmalı mı?

ÖTV’nin KDV matrahına dâhil olması, “verginin vergisinin” alındığı gerekçesiyle uzun süredir ciddi olarak eleştiriliyor. KDV matrahına dâhil edilen ÖTV hem ilgili mal üzerindeki toplam vergi yükünü artırıyor hem de nispi karakterli iki verginin etkisi kendi oran toplamlarını geçiyor ve malın fiyatındaki değişimlerin enflasyona yansıması daha dramatik oluyor. Yeri gelmişken belirtelim 6802 sayılı kanunun 39’uncu maddesi uyarınca Özel İletişim Vergisi (ÖİV) ÖTV’den farklı olarak KDV matrahına dâhil edilmiyor.

KDV matrahının unsurları arasında tanımlanan bir “vergi”, vergi tekniği ve adaleti açısından daha kabul edilebilir niteliklere sahip olmalıdır. Sınırlı bazı malların tüketimini vergilendiren ve karakter olarak KDV’ye oldukça benzeyen başka bir verginin KDV matrahına dâhil edilmesi ve bu verginin tutarı üzerinden de KDV alınması vergi adaletini ciddi biçimde sarsıyor. Bu bağlamda, ÖTV’nin de ÖİV gibi KDV matrahına dâhil edilmemesi takdir edilecek bir reform adımı olacaktır.

Sorumlu vergicilik bakışıyla

2016’da KDV sayesinde -dâhilde ve ithalde- toplam 130,6 milyar TL Hazine’nin kasasına girdi. Özetle geçtiğimiz yıl bütçe vergi gelirlerinin yüzde 28,5’i KDV’den gelmiş oldu. KDV’de başlanacak bir reform hareketinde en çok sorgulanacak alan da burası olacağa benziyor. Altını kalın çizgilerle çizelim, yapılacak reform neticesinde, eğer günün ekonomik gereklerine uygun, karmaşıklıktan uzak, anlaşılır ve kayıt dışını hedef alan bir KDV yapısı oluşturulabilirse, bu reformdan elde edilecek ekonomik ve mali fayda oluşması muhtemel mali maliyetin katbekat üzerinde olacaktır.

Bize ulaşın

 

Teklif talebi

 

Gönder